Bir Dostoyevski Romanı: Suç ve Ceza
Melike N. Korkmaz
Müsvedde, sayı:10, Mayıs-Haziran 2010

           “Ben Neden Tuğlaları Taşıdığını Merak Eden Moronum”[1]

Hayatın anlamı nedir? Bir gün öleceğiz nasıl olsa! Neden yaşıyoruz peki? Hem biz öldükten sonra ne olacak? Nereye gideceğiz? Biz yine “biz” olacak mıyız? Sevdiklerimiz yine yanımızda olacak mı? Bunları düşüyorsam var mıyım? Yoksa ben aslında hiç yok muyum? İyi ama zaten öleceğim bir gün. Öyleyse neden bu yazıyı yazıyorum? Sonra ne olacak? Bunun anlamı ne? Hem ben doğru yerde miyim? İdeallerimin peşinde miyim? Şu “ideal” denen şey de ne ola ki? Öldüğümde ideale ulaşmış olmamın ne anlamı olacak ki? Yoksa bu idealin bizzat kendisi mi beni yaşatan ve ölümle baş etmemi sağlayan. Ne oluyor? Biri bizi yönetiyor mu? Biri bizimle dalga mı geçiyor? Bir gün öleceğini bilmenin acısını bir insana kim yaşatabilir? Neden yaşatır? Tanrı’nın olup olmadığını ne zaman kesin olarak öğrenebilirim? Neden Tanrı’nın derken büyük harfle başlıyorum ve kesme işareti koyuyorum? Yoksa ona saygı mı duyuyorum? Belki de Tanrı yoktur! Yoksa inanıyor muyum ona farkında olmadan? Şu içimi kaplayan dehşet ve belirsizlik hissi neyle açıklanabilir? Neden bunları düşünüyorum? Ne saçmalıyorum ben?...

“Suç ve Ceza”yı okurken Rodion Romanovich Raskolnikov’un o bitmek bilmeyen korkutucu düşünceleri, düşüncelerinin üzerine düşünceleri, sonra bu düşüncelerinin yarattığı o tarif edilemez, dehşet verici duyguları, vahşi ve kendini bilmez eylemleri bana hep tek bir şeyi düşündürdü: Ölüm! Romanı okurken sürekli (sanki her şeyi biliyormuş gibi bir de ukala tavırla): “Evet, evet… Bir gün öleceğini bilmek ve hayatın anlamını sorgulamak! Temelde yatan sebep bu!” dedim kendi kendime. Hatta bazen romanı okumayı bırakıp bu konuları düşünmeye başladığımı fark ettim. Bazen de kalemi aldım elime ve çizdim kitabı. “Hımm… Narsisistik Kişilik Bozukluğu…” soru işareti koydum…” Hımm… Şizoid Kişilik Bozukluğu da eşlik ediyor olabilir…” bir soru işareti daha koydum… “depresif ve hipomanik ya da manik özelliklerin görüldüğü bir duygudurum bozukluğu, belki Manik-Depresif (Bipolar I) Bozukluk ya da Siklotimik Bozukluk…” bir soru işareti… “Majör Depresif Bozukluk… Özellikle anlamı yitirdiği yerde, cezaevinde…” ve bir soru işareti daha koydum…

Ölüm, Hayatın Anlamı ve Psikopatoloji

            Ölüm anksiyetesiyle karşılaşmayan birey yoktur fakat bununla başa çıkma tarzı kişiden kişiye göre değişebilir. Birçok kişi uyuma yönelik başa çıkma yöntemleriyle bunun üstesinden gelebilirken bazı kişiler uyumsuz savunma mekanizmalarıyla psikopatolojik bir tabloya sürüklenebilirler. Ölüm anksiyetesine karşı kullanılan savunma mekanizmalarından herhangi birinin aşırı kullanımının nevrotiklikle sonuçlanabileceği belirtilir (Yalom, 2001). Diğer bir ifadeyle, bu bilgiler, psikopatolojik bozuklukların oluşumunun özünde, insanın bir gün öleceğinin farkında olmasının rol oynadığına işaret eder. Frankl (1965) klinik çalışmalarında gözlemlediği nevroz olgularının önemli bir kısmının yaşamdaki anlamsızlık hissiden doğduğunu öne sürer ve varoluşsal nevrozun anlamsızlık kriziyle eşanlamlı olduğunu dile getirir. Diğer bir psikoterapist Maddi (1970) de aynı görüşü paylaşır ve “varoluşsal hastalığa” yaşamdaki anlam arayışının geniş kapsamlı başarısızlığının kaynaklık ettiğini iddia eder. Maddi (1967) “varoluşsal nevroz”u, anlamsızlık veya kişinin uğraştığı veya yaptığını hayal ettiği şeylerin doğruluğuna, önemine, yararına veya değerine inanma yetersizliği olarak tanımlar (akt. Yalom, 2001).

Yalom (2001) ölümle baş etmede iki temel savunma mekanizmasının (özel olmak ve/veya nihai kurtarıcı) devreye girebileceğini, bu savunma mekanizmalarının bireyin karakter yapısını büyük ölçüde etkileyebileceğini ve aşırı ve katı bir biçimde kullanıldığında bireyi uyumsuzluğa sürükleyebileceğini söyler. Örneğin, özel olma ve dokunulmazlığa yönelen birey narsisistik olabilir; çoğunlukla saplantılı bir şekilde başarıya ulaşır ve saldırganlığını dışarıya yöneltmesi olasıdır. Başkalarından gelecek yardımı reddedebilir, kendi zayıflıklarını ve sınırlılıklarını görmezden gelebilir, çok önemliymiş gibi görünmeye çalışabilir, ayrıcalıklı olduğunu düşünebilir ve kişisel özel oluşunun bir mit olduğunu fark

ettiğinde öfkelenebilir…

Narsisistik birey bir bakıma güçlü, farklı ve dokunulmaz olduğuna kendini inandırarak ölümlülük haliyle baş etmeye çalışır. Bilinçli ölüm korkusunun, insanın gücü ele geçirmesiyle, kendisini ve kontrol alanını genişletmesiyle azalabileceği belirtilir. Çok güçlü ölüm korkusunun saldırganlığın ve kibrin türemesine sebep olabileceği de söylenir (Yalom, 2001). Rank: “Egonun ölüm korkusu öldürme, kurban etme ve diğer şeylerle azalır; bir başkasının ölümüyle insan kendisini ölüm cezasından kurtarır.” der. Bu uyum biçimi çoğu kez başarısızlıkla sonuçlanır, çünkü güç çöker ve “ölümlülük” gerçeği tekrar ortaya çıkar (akt. Yalom, 2001).

Bu konuyla ilgili belirtilebilecek diğer bir nokta ise, anlamsızlığın boş zaman ve serbestlikle iç içe olduğu, insanın günlük yaşama ve hayatta kalma sürecine ilgisi arttıkça bu sorgulamanın daha az ortaya çıktığıdır. Yalom (2001) boş zamanın problemli olduğunu çünkü insanlara serbestlik getirdiğini söyler. Searles (1961) ölümle yüzleşme anksiyetesinin, kişisel bütünlük ve yaşama tam katılım bilgisi olmayanlarda çok daha şiddetli yaşandığını belirtir (akt. Yalom, 2001).

Ölümlü Bir Varlık Olarak Raskolnikov

Romandan edindiğim bilgiler çerçevesinde oluşturduğum “Raskolnikov profili”ne göre, karşımızda içe dönük, sürekli düşünen, insanlardan kaçan, çoğunlukla yalnız vakit geçiren, temelde değersizlik ve aşağılanmışlık hisleri taşıyan fakat bunu bilinçli veya bilinçsizce gizlemek için çabalayan, aklı karışmış ve ruhsal gelgitler yaşayan bir genç vardır.

“Bu genç böylesine bir cinayeti neden işlemiştir?”

Beni Raskolnikov’u anlamaya götüren temel soru budur. Raskolnikov cinayeti işledikten sonra inanılmaz bir ruh hali içine girer. Bu ilk bakışta basit bir pişmanlık hissi gibi görünebilir ama bana göre Raskolnikov’u bu dehşet verici ruh haline sürükleyen şey, yaptığı eyleme bir türlü “anlam katamaması” ve bu eylemi “başarı olarak adlandıramaması”dır.

Bakınız neler düşünür Raskolnikov:

“… Eğer bütün bunları aptallıkla değil de bilinçle yaptıysan, eğer gerçekten de belirli, sarsılmaz bir amacın var idiyse, niçin şu ana kadar para çantasının içine bile bakmadın ve bunca acı, bunca alçalma uğruna eline geçenin ne olduğunu bile öğrenmedin? Böylesine iğrenç ve alçakça bir işi bilinçli olarak niçin yaptığını hala bilmiyorsun. Daha az önce para çantasını da, yüzünü bile görmediğin bütün öteki şeyleri de suya atmak istiyordun… Nedir bütün bunların anlamı?” (syf. 133).

Oysa aynı Raskolnikov cinayeti işlemeden hemen önce son derece “ulu bir görev”i yerine getireceğine kendini inandırmış, durumu kendince meşrulaştırmaya çalışarak rahatlamak istemiştir. Bununla birlikte, neden korktuğuna da bir türlü anlam verememiştir. Kısacası, aslında neyi neden yaptığını bilmeyen bir genç vardır karşımızda. Bu kendini bilmezliği ve akıl karışıklığını gösteren önemli noktalardan biri de Raskolnikov’un hem kendini hem de diğer insanları inandırmaya çalıştığı düşünce sistemidir. Buna göre, insanlar olağanüstü ve sıradan (sürüler) olmak üzere iki gruba ayrılmaktadır. Raskolnikov, inandığı ya da inandığını sandığı ya da anlam krizini çözebilmek adına inanmaya kendini zorladığı düşünce sistemini şu cümlelerle ifade etmektedir:

“Bu ana düşüncenin özü şudur: İnsanlar doğa yasaları gereğince, genellikle iki bölüme ayrılırlar: Aşağılar (sıradanlar), ki bunların biricik görevleri, kendileri gibi olanların çoğalmalarını sağlamak, bu işin aracı olmaktır ve kendi çevrelerine yeni bir söz söylemek yetenek ve dehasında olanlar…” (syf. 324). “… Birinci bölümdekiler hep bugünün, ikinci bölümdekilerse hep yarının efendileridir. Birinciler dünyayı korurlar ve onu sayıca çoğaltırlar; ikinciler dünyayı hareket ettirirler ve onu bir amaca doğru yöneltirler…” (syf. 325).

            Tahmin edileceği üzere Raskolnikov kendini ikinci “yüce” grubun içine dahil etme gayretindedir. Bu düşünce sistemine göre, önemli ve değerli bir ülkü için insanları katletmek bir “haktır”. Ama her ne hikmetse bu hak sadece “Raskolnikov” gibi üstün insanlara verilmelidir! Raskolnikov kim oluyordur da böyle bir şeye karar veriyordur? Yoksa inanmadığı ya da inanmadığını sandığı Tanrı’nın ta kendisi mi olmak istemektedir? Bu bir çeşit başkaldırı mıdır? Gerçekten toplumun çıkarını gözetiyor mudur? Bana göre, bu soruların cevapları varoluşsal kaygılar zemininde daha açıklayıcı olacaktır. Raskolnikov önceden de bahsettiğim gibi yaptığı eylemi mantıksal bir çerçeveye oturtmaya çalışmakta böylelikle bu eyleme bir anlam yükleyerek (aslında hayata anlam yükleyerek) derinlerdeki yok olma kaygısından kurtulmak istemektedir. Fakat bu isteğini gerçekleştirme yolunda inanılmaz sancılar çeker, çünkü esasında yaptığının bir anlamı olduğuna yürekten ve sabit bir inancı yoktur. Toplumu temizlediğine inanarak fahişeleri öldüren bir seri katilden, kendi ırkının üstünlüğüne inanarak başka ırktan birini aşağılayan, ezilenlerin/mağdurların yanında olduğunu belirterek her nedense yalnızca kendi seçtiği belirli bir ezilen/mağdur grubunu savunan ve birilerinin ya da bir şeylerin adına adam öldürmeyi kendilerine hak gören insanlardan (hepsi de kendini adeta Tanrı yerine koymaktadır, bu da temeldeki benzer nokta olarak düşünülebilir) bu açıdan farklıdır Raskolnikov. Kararlı değildir. Aslında zayıftır. Güçsüzdür. Bir türlü anlam verememektedir şu yaptığına. Bir türlü inandıramamaktadır kendini ülküsünün geçerliliğine, başarısına… Bu da onu bir boşluğa sürükler. Belki de bu nedenle olaydan sonra Marmeladov isimli sarhoş adama yardım etmektedir Raskolnikov. Çaresiz bir insana yardım etmek, KAHRAMAN olmak, iyi hissetmek ve tekrar yaşama anlam katabilmek için… Görüldüğü üzere, bu çerçevede düşünüldüğünde, Raskolnikov’un bu eylemi de temelde kendi menfaati içindir.

Nietzsche: “Daha derinlere inip motivasyonlarınızın kaynağını bulun! Hiç kimsenin bir şeyi sırf başka birisi için yapmadığını göreceksiniz. İnsanın bütün eylemleri kendisine yöneliktir, bütün hizmetleri kendine hizmettir, bütün sevgisi kendini sevmesindendir.” der. Günlük yaşamda özellikle kaçınmaya çalıştığım fakat doğruluğuna/geçerliliğine inandığım bu düşüncenin Raskolnikov’un eylemlerini de çok iyi açıkladığını düşünüyorum. O nedenle Raskolnikov’u, temelde diğer insanların çıkarını gözeten ve bu uğurda savaşan bir kahraman olarak görmüyorum. Bununla birlikte, ona sempati duymamın sebebinin de benzerlikle alakalı olabileceğini düşünüyorum, çünkü hepimiz aslında Raskolnikov gibi kaygılar taşıyoruz ama bunu çözümleme yollarımız farklı…

Cinayet öncesi…

Raskolnikov’un cinayet öncesinde bir boşluk hissi içinde olduğunu görebiliriz. Yoksul bir üniversite öğrencisiyken eğitimini yarıda kesmek zorunda kalmıştır, berbat ve küçük bir odada yaşamını sürdürmektedir. Somut hiçbir işle meşgul olmamakta, çoğunlukla uyumakta, uyumadığı zamanlarda ise sürekli düşünmektedir. Düşünmekle yetinmemekte ayrıca bir de düşüncelerinin üzerine düşünmektedir. İnsanlarla iletişimi yok denecek kadar azdır. Adeta kendi dünyasındadır. Yabancılaşmıştır. Kendini işe yaramaz ve değersiz görmektedir. Anlamsız ve sürdürmeye değmeyecek bir yaşamın sıkıntısı vardır yüreğinde. Ama belki de bunların hiçbirinin tamamen farkında değildir. Bu noktada savunma mekanizması devreye girerek onu ölümden uzaklaştırıyor olabilir. Raskolnikov’un ölümlülüğünü bilen ve bundan korkan tarafı arka planda şunu fısıldamaktadır belki de: “Bir “ülkü” olmalı. Amaçsızca devam edemez. Ölüme meydan okumalıyım. Yaşamak için bir anlam olmalı. Topluma ve insanlara faydalı olmak belki? Bu sefalet içinde yaşanır mı? Adalet ve eşitlik nerede? Kim sağlayacak bunu? Kim temizleyecek bu dünyayı? Tabii ki ben ve benim gibiler…”

Raskolnikov’un düşünce sistemi önemli bir kurtarıcı rolü üstlenir bu noktada. Artık bir amaç vardır ve o da artık değersiz ve önemsiz bir kişi değildir. O bir ülküye inanmakta, bunu gerçekleştirmek için çabalamakta ve kahraman olmaktadır. Fakat burada bir sorun vardır! O da Raskolnikov’un çok yükseğe uçması, sağlıksız yolu seçmesidir. Kitabın girişinde, romana ilişkin bilgilerde “… Ama burjuva toplumunda bireysel ve toplumsal karşı koyuşun yalnızca sağlıklı biçimleri değil, hastalıklı biçimleri de vardır…” denilir. Evet, Raskolnikov hastalıklı başkaldırı biçimin temsilcisidir ama asıl amaç toplumsal çıkarlar değil, ölümlülük hissiyle baş etmektir. Ama işler öyle bir hale gelir ki sonunda Raskolnikov: “Ben bir bit miyim, yoksa insan mı?” ikilemine düşer ve dünya üzerindeki yerini tekrar tanımlamak için çabalamaya başlar. Kısacası, bir ayağı kırık sandalyenin üzerine çıkmış bir diktatör gibi görünür gözüme Raskolnikov. Sonuçta bu sandalyeden düşecek ve yine geldiği noktaya dönecektir. Tabii sandalyenin durması için destek olacak biri olmazsa…

Olası Psikopatolojik Tablo

            Psikopatolojik bozuklukların oluşumunun temelinde insanın ölümlülüğünün farkında olmasının yattığı belirtilir. Ölüme karşı geliştirilen savunma mekanizmalarının yanlış uyuma doğru şekil alabileceği ve bireyin karakter yapısını etkileyebileceği dile getirilmiştir (Yalom, 2001). Bu çerçevede, Raskolnikov’da gözlemlediğim olası psikopatolojik bozuklukların temelde bu ölüm korkusundan ve anlam arayışından kaynaklandığını düşünüyorum. Aslına bakılırsa, sürekli ve karşılıklı bir etkileşimle, temeldeki ölüm anksiyetesine karşı geliştirilen uyumsuz savunmaların psikopatolojiye, bu psikopatolojinin de yine uyumsuz savunmalara ve “anormal” olarak nitelendirilebilecek düşünce ve inanış sistemlerine; sonuç olarak da olumsuz davranışlara yol açtığına inanıyorum. Bu durum, kişisel farklılıklara ve neden herkesin bir Raskolnikov olamayacağına işaret etmesi bakımından önemli…

Yazının başında da belirttiğim gibi Raskolnikov’da, Şizoid Kişilik Bozukluğu, Narsisistik Kişilik Bozukluğu, Manik-Depresif (Bipolar I) Bozukluk, Siklotimik Bozukluk veya Majör Depresif Bozukluk gibi psikopatolojik bozuklukların olabileceğini düşündüm. Bununla birlikte, tam anlamıyla bir bozukluk tanısı konulamasa da bozukluklara ilişkin bazı özelliklerin Raskolnikov’da bulunduğunu gözlemledim. Bu son bölümde özellikle olası kişilik bozukluğuna ve bunun neticesinde oluşmuş olması muhtemel duyguduruma odaklanacağım.

Rakolnikov’a ilişkin çıkarımlarıma onun düşünceleri, hisleri, konuşmaları, davranışları ve onu tanıyanların ifadeleri sonucunda ulaştım.

Bir buçuk senedir Raskolnikov’u tanıyan Razumihin şöyle anlatıyordu arkadaşını:

“… Tanıdığım kadarıyla somurtkan, kederli, başı havada, gururlu biri. Son zamanlarda ise (belki de daha uzunca bir süreden beri) kuruntulu. Gönlü yücedir, iyi yüreklidir, düşüncelerini dile getirmeyi sevmez, yüreğindekileri açığa vurmaktansa, şiddete başvurmayı yeğler. Ama bazen hiç de kuruntulu değildir, sadece soğuk ve acımasız denebilecek derecede duygusuzdur. Doğrusunu isterseniz, birbirine ters iki ayrı karakter sanki nöbetleşe yer değiştirir gibidir onda. Bazen ağzını bıçak açmaz! Hiç zamanı yoktur, herkes kendisine engel olmaktadır, oysa hiçbir şey yapmamakta, sırtüstü yatmış uzanmaktadır. Alaycı değildir, ama bu zekasının yetmezliğinden değil, böyle saçmalıklara ayıracak zamanının olmayışındandır. Anlatılanları sonuna kadar dinlemez. Herkesin ilgisini ayakta tutan bir konu onu hiç ilgilendirmeyebilir. Kendisine müthiş değer verir ve sanırım bu konuda pek de haksız değildir…” (syf. 265).

            Görünüşe göre, Razumihin arkadaşını çok iyi tahlil etmiştir, çünkü romanda da Raskolnikov’un bu anlatılanları destekleyen hal ve tavırlarına şahit oluruz. Genel olarak Raskolnikov’a ilişkin oluşturduğum tablo şöyledir: Raskolnikov, zamanın büyük bir çoğunluğunu yalnız başına, sadece düşünerek geçiren, insanlarla ilişki kurmaktan kaçınan, diğer insanların zevk aldığı ve katıldığı aktivitelerden uzak yaşayan, duygusal donukluk sergileyen, kendisinin çok önemli, ayrıcalıklı ve birçok insandan üstün olduğunu düşünen, kendi düşünce sisteminin üstünlüğüne inanan ve başarıya ulaşacağı üzerine kafa yoran, ukalaca ve kendini beğenmiş tavırlar gösteren, eleştiriye gelemeyen, eleştirildiği durumda dürtüsel bir biçimde öfke veya aşağılamayla tepki gösteren bir gençtir. Bu saydığım özellikler, Raskolnikov’da Narsisistik ve Şizoid Kişilik Bozukluğu olabileceğini düşünmeme sebep oldu. Depresif ve manik/hipomanik belirtilerin ise bu özelliklerine bağlı olarak geliştiğini düşündüm.

DSM-IV-TR Şizoid Kişilik Bozukluğu için tanı ölçütleri

A. Aşağıdakilerden dördünün (ya da daha fazlasının) olması ile belirli, genç erişkinlik döneminde başlayan ve değişik koşullar altında ortaya çıkan, sürekli, toplumsal ilişkilerden kopma ve başkalarıyla birlikte olunan ortamlarda duyguların anlatımında kısıtlı kalma örüntüsü:

(1)    ailenin bir parçası olamadığı gibi, ne yakın ilişkilere girmeyi ister, ne de yakın ilişkilere girmekten zevk alır

(2)    hemen her zaman tek bir etkinlikte bulunmayı yeğler

(3)    başka biriyle cinsel deneyim yaşamaya karşı ilgisi olsa bile çok azdır

(4)    alsa bile çok az etkinlikten zevk alır

(5)    birinci derecede akrabaları dışında yakın arkadaşları ya da sırdaşları yoktur –

(6)    başkalarının övgü ya da eleştirilerine karşı ilgisiz görünür

(7)    duygusal soğukluk, kopukluk ya da tekdüze bir duygulanım gösterir

B. Sadece Şizofreni, Psikotik özellikler Gösteren bir Duygudurum Bozukluğu, başka bir Psikotik Bozukluk ya da bir Yaygın Gelişimsel Bozukluğun gidişi sırasında ortaya çıkmamaktadır ve genel tıbbi bir durumun doğrudan fizyolojik etkilerine bağlı değildir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal Elkitabı’nda (DSM-IV-TR) bulunan Narsisistik Kişilik Bozukluğu’na eşlik eden özelliklerle ilgili bilgiler ne demek istediğimi çok daha iyi anlatacaktır diye düşünüyorum. Narsisistik Kişilik Bozukluğu olan kişilerin benlik saygılarının kolay zedelenebileceği, eleştirilme ve yenilgi karşışında çok duyarlı oldukları, bu eleştiri ve yenilgilere cevap olarak alçalmış, çökmüş ve boşluktaymış gibi hissettikleri ve hor görme, öfke ya da cüretkar bir karşı saldırıyla tepki gösterebildikleri, bu özelliklerinin çoğu zaman onları toplumdan kopardığı veya bu üstünlük duygularını maskeleyen bir yumuşak başlılığa yol açtığı ve özel haklarının olduğunu düşünmeleri sebebiyle kişilerarası ilişkilerinde zorluklar yaşadıkları belirtilmiştir. Ayrıca, bu kişilerin utanç ve aşağılanma hisleri ile özeleştirilerine, toplumdan uzaklaşma, depresif duygudurum ve Distimik ya da Majör Depresif Bozukluğun eşlik edebileceği söylenmiştir. Aksine, üstünlük duygularının olduğu dönemde ise hipomanik bir duygudurumunun eşlik edebileceği dile getirilmiştir (Amerikan Psikiyatri Birliği, 2000). 

DSM-IV-TR Narsisistik Kişilik Bozukluğu için tanı ölçütleri

Aşağıdakilerden beşinin (ya da daha fazlasının) olması ile belirli, genç erişkinlik döneminde başlayan ve değişik koşullar altında ortaya çıkan, üstünlük duygusu (düşlemlerde ya da davranışlarda), beğenilme gereksinimi ve empati yapamamanın olduğu sürekli bir örüntü:

(1) kendisinin çok önemli olduğu duygusunu taşır (örn. başarılarını ve yeteneklerini abartır, yeterli bir başarı göstermeksizin üstün biri olarak bilinmeyi bekler)
(2) sınırsız başarı, güç, zeka, güzellik ya da kusursuz sevgi düşlemleri üzerine kafa yorar
(3) “özel” ve eşi bulunmaz biri olduğuna ve ancak başka özel ya da toplumsal durumu üstün kişilerin (ya da kurumların) kendisini anlayabileceğine ya da ancak onlarla arkadaşlık etmesi gerektiğine inanır
(4) çok beğenilmek ister
(5) hak kazandığı duygusu vardır: kendisinin özellikle kayırılacak olduğu bir tedavi biçiminin uygulanacağı beklentileri ya da bu beklentilerine göre uyum gösterme
(6) kişilerarası ilişkileri kendi çıkarı için kullanır: kendi amaçlarına ulaşmak için başkalarının zayıf yanlarını kullanır
(7) empati yapamaz: başkalarının duygularını ve gereksinimlerini tanıyıp tanımlama konusunda isteksizdir
(8) çoğu zaman başkalarını kıskanır ya da başkalarının kendisini kıskandığına inanır
(9) küstah, kendini beğenmiş davranış ya da tutumlar sergiler

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Raskolnikov’un, romanda geçen diyaloglarda, eleştirilme ve küçümsenme karşısında nasıl da benliğinin kolayca zedelendiğini ve buna karşı nasıl küstahça ve/ya öfkeyle, kontrolsüzce karşılık verdiğini görebiliriz. Onun bu tür narsisistik özelliklerinin kendisini toplumdan uzaklaştırdığını ve depresyona sürüklediğini gözlemleyebiliriz. Razumihin’in de belirttiği gibi (“Doğrusunu isterseniz, birbirine ters iki ayrı karakter sanki nöbetleşe yer değiştirir gibidir onda.”), Raskolnikov’un bazen depresif bazen ise hipomanik özellikler gösterdiğini görürüz ki bu durum, narsisistiklerin üstünlük duygularının yoğun olduğu anlarda hipomanik bir duygudurumu içine girebildikleri bilgisiyle paralel görünmektedir.

            Bu bilgiler çerçevesinde bir değerlendirme yaptığımızda, Raskolnikov’un cinayet sonrası ruh hali de daha iyi açıklanabilmektedir. Raskolnikov bir başarı elde ettiğine inanmamaktadır, yüce planının işleyip işlemediğine bir türlü karar veremez, benlik saygısı yerine gelip onu rahatlatacağı yerde daha da aşağılara inmiştir. Raskolnikov karamsarlığa kapılmış; üzüntü ve içten içe öfke hissederken, belki de farkında olmadığı bir mekanizma da durumu toparlamaya çalışmaktadır. Belki de bu nedenle, Raskolnikov ani geçişlerle ikiye bölünür: “ukala, kendine güvenen, konuşkan, enerjik ve ülküsüne inanan Raskolnikov” ve “aşağılanmış hisseden, hiç konuşmayan, kararsız, inançsız, depresif Raskolnikov”. Değersizlik hislerinin ve onu yiyip bitiren düşüncelerinin olduğu zamanlarda Raskolnikov, yemeyen içmeyen, ya düşüncelerden uyuyamayan ya da sürekli uyuyan, her şeyden şüphe duyan, sinirli, hiçbir şeye anlam veremeyen hatta intiharı bile düşünen biridir. Oysa düşünce sistemini savunurken nasıl da kendine güvenir ve nasıl da iyi hisseder. Zaten dikkat edilirse, Raskolnikov yalnızca düşüncelerini değil hislerini de sorgulayıp durur. Neden rahatladığını, neden öfkelendiğini, neden üzüldüğünü, neden heyecanlandığını, neden mutlu olduğunu anlamaya çalışıp durur… Bu durum benim Raskolnikov’a sempati duymamın bir diğer sebebi de olabilir… Düşünen bir genç… Fakat nasıl bir düşünme olduğu da önemli!

Raskolnikov, bu engin düşünme ve sorgulama yeteneğini, zekasını, başka bir kaynağa yönlendirseydi belki de şimdiye ölümlülüğe bile çare bulmuştu… İyi ama ölümsüz olsak ne olacak? Acaba ölümsüzlük olsaydı psikopatoloji olmayacak mıydı? Belki de daha da berbat olacaktı… Bunun anlamı ne?...  

       Kaynaklar

       Amerikan Psikiyatri Birliği: Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal Elkitabı, Dördüncü Baskı Yeniden Gözden Geçirilmiş Tam Metin (DSM-IV-TR), Amerikan Psikiyatri Birliği, Washington DC, 2000, Köroğlu E (çeviri ed.), Hekimler Yayın Birliği, Ankara, 2007.

        Dostoyevski, F. M. (2009) Suç ve Ceza. (Çeviren: Mazlum Beyhan).  Hasan Ali Yücel Klasikler Dizisi. İstanbul: Kitap Matbaacılık.

        Yalom, I. (2001). Varoluşçu Psikoterapi. Ankara: Kabalcı Yayınevi.


[1] Irvin Yalom’un “Varoluşçu Psikoterapi” adlı kitabında bahsedilen intihar notundan (syf. 656) alınan bir cümledir.