CAN ŞEN’İN “SIR” ADLI GAZELİNE BİR BAKIŞ

Serpil Akgül

Bize Göre, sayı:23 (Ege'nin İncisi İzmir sayısı), 2008

 

Sır

Aşkı bilmek sırrı bilmektir dedim,

Sırrı çözmek aşkı bilmektir dedim.

 

Aşkı bilen dert çeker hep gam ile,

Ağlatır dert; eşke kanmaktır dedim.

 

Beklemektir aşk, sabır gerektirir.

Aşka kanmak, sabrı bilmektir dedim.

 

Ol divâne, gönlü ister zır deli

Ey seven! Divâne olmaktır dedim.

 

Efsane olmak kolay çok, aşktadır;

Efsane olmak Mecnûnî olmaktır dedim.

 

            Arûz ölçüsünü “Yeni Türk şiirinin süsü” olarak nitelendiren[1] şâir Can Şen’in Divân şiirinin gazel tarzında fâ i lâ tün/ fâ i lâ tün/ fâ i lün ( _._ _ / _._ _ / _._ ) vezniyle kaleme aldığı “Sır” başlıklı şiirine genel olarak baktığımızda beyitlerin aşk kavramı etrafında şekillendiğini görüyoruz. Aşkı bir sır olarak nitelendiren şâir, ilk beyitten son beyte kadar aşkın efsûnun çözmeye, bu hissi idrak etmeye çabalayan bir âşık konumunda çıkmaktadır karşımıza. Aşkı çeşitli şekillerde tanımlamaya çalışırken aynı zamanda bu sırra erişmenin beraberinde getireceği hâllerinde farkındadır şâir. Mamafih şiirin bütününde herhangi bir şikâyet yahut isyan söz konusu değildir. Dolayısıyla âşığın nazarında sevgiliyle vuslat uğruna cefâ da çekilir, göz yaşı da dökülür seve seve.

            Şâir, ilk beyitte aşk ve sır kavramları arasında bağ kurarak aşkın, daha doğrusu, aşkı bilmenin ve bu sırrı çözmenin ne anlama geldiği üzerinde durmuştur.

            Aşk ve sır iç içedir şâire göre. Sır, gizli tutulan, kimseye söylenmeyen şeydir. Aşk ise gizli tutulamayacak kadar kesif ve aynı zamanda açığa vurulamayacak kadar da âşığın en gizli yerinde ince ince sızlayan bir duygudur. 17. asır şâirlerinde Nâbî bir beytinde şöyle der:

“Bizi miyâne-i havf u recâya attı muhabbet

Ne sakladık gam-ı aşkı ne âşkâr idebildik.”

(Sevgi bizi korku ve ümidin ortasına attı. Aşk gamını ne gizleyebildik ne de açıklayabildik.)

            Haddizatında âşığın sevgiliye duyduğu aşkı gizlemesi pek müşküldür. Her hâlükârda âşığın bakışı, tavrı, hâli bu sırrı yani aşkı aşikâr edecektir.

            Sır, aynı zamanda Divân şiirimizde sıkça geçen açılmamış gül, yani goncaya teşbih edilen dudağı çağrıştırır. Aşkın sırrına vâkıf olan şâir burada bu sırrı çözmenin yine aşk ile mümkün olacağını söylemektedir. Kimi âşıklar ise -Nâbî’nin bir beytinde anlattığı gibi- sırrını söylemek icâp ederse semâya, kapıya, duvara söylerler.

            Aşk gönüldedir. Gönül ise insanın en gizli yeridir. “Aşk bir denizdir ki dibi yok! O denizin suyu ateştir, dalgası inci, incileri sırlardır.”

            Şâirin ikinci beyitte ifâde ettiği gibi aşkın ateş denizine düşmüş bir insan daima gamlıdır, dert çeker gece gündüz demeden. Bunun çeşitli sebepleri olabilir. Hicran acısı, sevgilinin âşığa meyil etmeyişi, rakip… Hülâsa vuslata engel teşkil edecek her şey… Şâir burada yerinde bir genelleme yapmıştır. Aşk ile yanıp tutuşan gönüllerin biteviye dert ile hemhâl olduğunu, gözyaşına kandığını sade bir üslûpla dile getirmiştir.

            Şâir ilerleyen beyitlerde aşkı tarif ve tasvire devam ediyor. Ona göre aşk uzun bir bekleyiştir ve sabır gerektirir. Bu yolda vuslat ânı meçhuldür. Efsâne olup dillerde dolaşmak, Mecnûn olmak öyle kolay değildir. Bunun için beklemek gerekir, sabır gerekir, divâne olmak, gözyaşına kanmak gerekir, diyor şâir.

            Şiirde kelime tekrarlarıyla ahenk sağlanmaya çalışılmıştır. “Bilmektir” 3 kez, “olmak” 4 kez, “dedim” 6 kez, “aşk” 5 kez, “divâne” 2 kez, “efsâne” 2 kez, “dert” 2 kez, “sır” 2 kez tekrar edilmiştir.

            Şâir redif ve kâfiyeye fazla önem göstermemiş. Bu durum onu Divân şiirinin sıkı kaidelerinden uzaklaştırmaktadır. Lâkin yine de “-mektir/maktır dedim” redifinin kâfiye fonksiyonunda kullanılması şiirin sessel yönünü güçlendirmiştir. Divân ve halk şiiri geleneğinde şiirde başlık kullanılmamaktadır. Şâir bu gazelinde ise buna uymayarak başlık kullanmıştır. Şâirin Divân şiiri geleneğine bire bir uymaması, bazı yönlerden farklı davranması onun geleneği sabit bir anlayışla sürdürmekten ziyade modernleştirerek kullanmak istediğini göstermektedir. Nitekim Can Şen’in “Erken Zaman” adlı şiir kitabında bu duruma başka örnekler de vardır. “Tahmis-i Beyt-i Ziyâ Paşa” şiirini örnek olarak buraya alıyoruz:

“Uyur ha uyur Allah’ın gündüzünde,

Yaptığı iş yok günün bir saatinde.

Girince meclise başlar işkembe-i kübradan;

Âyinesi iştir kişinin lâfa bakılmaz,

Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde.”[2]

            Divân şiiri geleneğine başlı kalarak son beyitte “Mecnûnî” mahlasını kullanan şâir, kendisini büyük âşık Mecnûn’la özdeşleştirerek, belki de Fuzûlî’nin

“Mende Mecnûn’dan füzûn âşıklık istidâdı var

Âşık-ı sâdık menem Mecnûn’un ancak adı var”

beytinde olduğu gibi kendisini ondan üstün görmektedir. 


[1] Can Şen, “Arûza Devam”, Mavi Rüyâ, sayı:1, Kasım  2005. Can Şen “Sır” adlı gazelini de bu yazının içinde bir örnek olarak vermiştir. Can Şen, bu şiirini ilk şiir kitabı olan “Erken Zaman”a almamıştır. “Erken Zaman” hakkında ayrıntılı bilgi için bakınız: Prof. Dr. Nurullah Çetin, “Can Şen'in Erken Zaman Ürünleri, Geleceğin Parlak Şiirlerinin İşaret Taşlarını Oluşturuyor”,  Edebiyat Otağı sayı:17, Şubat 2007

[2] Can Şen, Erken Zaman, Edebiyat Otağı Yayınları, İzmir 2006, s. 53