ŞİİRLEŞME SÜRECİNDE ŞEHİR: “ŞİİRİMİZDE İZMİR”

 Can Şen
Bize Göre, sayı:23 (Ege'nin İncisi İzmir sayısı), 2008

Şâir dostum Emrah Arıcı’ya… 

“Hem olmasın da artık insanları hatırlatacak hiçbir şey
insanları insanlarla hatırlamadıktan sonra
kasabaları güvercinlerle, trenleri turnalarla
ve anıları şehirlerle hatırlamadıktan sonra”

(Haydar Ergülen’in “Gurbet Kuşları” şiirinden) 

            19. yüzyıl Paris’inde binaların arasından geçen, üstü camla kapalı, iki yanında dükkânların ve kafelerin bulunduğu “pasaj”ların yapılması ile yeni bir insan tipi ortaya çıkmıştır: Flâneur. Flâneur’ler (“flânör” diye okunur. Hilmi Yavuz Türkçe karşılığı olarak “düşünürgezer” kelimesini kullanmaktadır.) bu pasajların ışıltılı vitrinleri arasında dolaşan aylak, başıboş, biraz da filozof mizaçlı gezgin kişilerdir. Flâneur’ün en büyük zevki dükkânların vitrinlerini izlemek, gün boyu oluşan farklı insan manzaralarını gözlemelemek ve toplumun/şehrin nabzını tutmaktır. Bütün gün aylak aylak dolaştığı düşünülen, aslınsa şehri ve insanları bir kamera titizliği ile gözlemleyen bu flâneur’lerin arasından Baudelaire gibi dünya çapında büyük şâirler, sanatçılar çıkmıştır.[1] Flâneur’leri sadece serseri olarak nitelememek gerekir, onlar şehrin gözlemcileridir.

            Flâneur kişiliğine sahip bir şâirin en büyük uğraşısı yaşadığı, bağlandığı şehri dolaşmak, gözlemlemek ya da daha doğru bir ifâde ile “şehri içmek”tir. Şehri içen flâneur şâir, nasıl arılar çiçeklerden aldıkları polenleri bala çeviriyorsa, şehirden aldığı özsuyu damıtarak şiirlerine aktarır. Ve flâneur duyarlılığına sahip eşsiz şiirler çıkar ortaya. Baudelaire’in pek çok şiiri ve “Paris Sıkıntısı” adlı mensûreleri böyledir.

            Türk şiirinde de Yahyâ Kemâl, Necip Fazıl ve Attilâ İlhan gibi büyük şâirlerimiz flâneur duyarlılığı ile eşsiz “şehir” şiirleri yazmışlardır. Ama bunların çok büyük bir kısmı İstanbul ile ilgilidir. Türkiye’nin üçüncü büyük şehri olan “Ege’nin incisi” diye nitelenen şehrimiz İzmir’le ilgili maalesef Attilâ İlhan’ın şiirleri dışında bugüne kadar kaliteli şiirlerle karşılaşmamıştım.

            Zihnimde doğan “Neden Türk şiirinde İzmir’in yüksek bir mevkii yok” sorusunun cevabını düşünür ve araştırırken bir antolojiye ulaştım. Bu beni çok sevindirdi. Bu antoloji Hüseyin ve Yıldız Tuncer tarafından hazırlanan ve 1991 yılında MEB Yayınları tarafından İstanbul’da basılmış olan “Şiirimizde İzmir”di. Galiba İzmir’le ilgili şiirleri toplamış olan tek antoloji bu.

            Değerli hocam Hüseyin Tuncer’in eşi ile birlikte hazırladığı bu altı bölümlük (1- Tarihte İzmir, 2- Şiirimizde 9 Eylül, 3- Marşlarımızda İzmir, 4- Şiirimizde İzmir, 5- Şarkılarda İzmir, 6- Folklorumuzda İzmir) antolojiyi okuyunca neden İzmir’in İstanbul gibi Türk şiirinde sağlam bir yer edinemediğini anladım: İzmir, şiirini yazacak büyük bir flâneur’den yoksundu.

            Bu değerli antolojideki şiirlerin pek çoğu İzmir’in işgâli ve kurtuluşu ile ilgili. Millî bilincimizi ve tarihimizi aksettirdiği için bu şiirler gerçekten değerli. Fakat, üzülerek söylüyorum, bu şiirlerin pek çoğu bir şiirde olması gereken lirizmden ve şiirsellikten uzak. Aynı şekilde İzmir’in güzelliklerini anlatan başka şiirlerde de bir yapaylık ve bir “yaşanmamışlık” söz konusu. Baudelaire’in Paris’i, Yahyâ Kemâl’in İstanbul’u anlattığı şiirler gibi her kelimesi şehir kokan, lirik, coşkulu, okuyanı alıp şehrin içinde gezdiren çok az şiir yazılmış maalesef. Antolojide yer alan bu kaliteli şiirleri belirtmek istiyorum: Hüseyin Tuncer “Ben Hora” (s. 56-57), Kemâlettin Kâmi Kamu “İzmir’e Tahassür” (s. 72), Hayri İnan “İzmir İşi Yalnızlık” (s.81), Attilâ İlhan “941’de izmir” (s. 98-99), “sarmaşıklı yalı” (s. 100), Necati Cumalı “İthaf” (s. 101), Nazan Güntürkün “İzmir Bir Sevdâdır Yüreğimde” (s. 102) ve Sefa Kaplan “İzmir’e Karşı” (s. 131). Bu şiirlerden özellikle Necati Cumalı’nın “İthaf” şiirinin son dörtlüğünü şehrin nasıl şiire yansıdığını en berrak şekilde gösterdiği için buraya almak istiyorum:

“Aşkı şehirler yaratır, şehirler yaşatır diyorum
Gün gelir aşklarıyla anılır şehirler anılırsa
Niyetim sevdâlı sözler etmek de olmasa
İzmir için ne yazıyorsam sana adıyorum!”
            Bir de Hayri İnan’ın “İzmir İşi Yalnızlık” şiirinin baş kısmını alıntılamak istiyorum:

“Dün güzel değil İzmir’de
Hiç tutamak yeri yok anıların
Yine zil-zurna dönüyor Varyant
Ardında göz kırpan ışıkları Karşıyaka’nın
Dün güzel değil İzmir’de
Hiç tutamak yeri yok anıların”

            İzmir hakkında Baudelaire’in, Yahyâ Kemâl’in şiirleri gibi çok az şiir yazılmış olmasının sebebi bence flâneur duyarlılığının eksikliğidir. İzmir’in gerçek şiirini yazacak, kendini ve şiirini İzmir’e hasredecek bir flâneur şâiri yok maalesef İzmir’in. Attilâ İlhan’ın İzmir’le ilgili çok kaliteli şiirleri olmasına rağmen bence o, tam mânâsıyla İzmir’in şâiri değildir. Benim gözümde hep İstanbul şâiri olarak canlanmıştır Attilâ İlhan. Onun İzmir’e yaklaşımıyla, İstanbul’a yaklaşımı arasında belki sadece şâirlerin sezebileceği bir fark var. Keşke Attilâ İlhan “istanbul ağrısı” ve “kirli yüzlü melekler” şiirlerindeki İstanbul yaklaşımıyla yaklaşsaydı İzmir’e. O zaman İzmir Türk şiirinde ışıl ışıl pırıldardı. Yine de Attilâ İlhan İzmir şiirinin elinde tutan en önemli şâirimizdir.

            “Şiirimizde İzmir” antolojisine Attilâ İlhan’dan ikisi yukarıda isimlerini verdiğimiz şiirleri ve “dokuz eylül” (s.17) şiiri olmak üzere üç şiir alınmış. Başta “basmane’de gaziler caddesi’ne / küçük bir yağmur götürdüm / siz böyle akşamüstü görmediniz” şeklinde başlayan müthiş     “gaziler caddesi” olmak üzere Attilâ İlhan’ın başka İzmir şiirlerinin de “Şiirimizde İzmir” antolojisine alınmasının faydalı olacağını düşünüyorum. 1991’de yayımlanmış bu antolojiye bu tarihten sonra yazılmış İzmir şiirleri de derlenip eklenerek antolojinin yeni bir baskısı yapılırsa hem İzmir için, hem de Türk şiiri için çok iyi olur. Bu antolojinin böyle bir yeni baskısını sabırsızlıkla bekleyeceğim.

            Yazım boyunca İzmir şiirinde flâneur duyarlılığının yokluğundan yakındım durdum. Şimdi de yeni bir soru çıkıyor ortaya: Niye İzmir’in Baudelaire gibi, Yahyâ Kemâl gibi bir flâneur’ü yok? Bu sorunun cevabı olarak belki de İzmir’in bir flâneur için şiir yazılabilecek yeterli duyguyu sağlamadığı düşünülebilir. Meselâ artık modern İstanbul için lirik şiirler yazılamayacağını öne süren değerli şâir ve düşünürümüz Hilmi Yavuz, Paris için müthiş şiirler yazan Baudelaire’in gittiği Brüksel’de tıkanıp kaldığını, şehirde şiir için yararlanabilecek hiçbir şey bulamadığını belirtiyor.[2] Bu açıdan bakınca      “İzmir’in niye bir flâneur’ü yok” sorusunun cevabının kültür tarihçiliğinin ve sosyolojinin alanına girdiğini görüyoruz. İzmir’in psikososyal ve kültürel yapısını incelemek lâzım bu soruya net bir cevap verebilmek için. Bu yüzden yazımı burada, daha önce yayımlamadığım bir şiirimi İzmir şiirine belki bir katkısı olur diye yazıma ekleyerek noktalıyorum:

Bornova’da Yağmur
Bornova’ya yağmur yağıyordu,
Ben hoyrat başımı gezdiriyordum,
Melâli içimde duya duya
Yapayalnız ıslanıyordum. 

Büyük Park ağlıyordu hıçkıra hıçkıra,
Kuşlar yoktular bu yağmurda.
Herkes soğuktan üşürken
Bir şâir çisil çisil terliyordu,
Bornova’ya melâl yağıyordu. 


[1] Ayrıntılı bilgi için bakınız: Ali İhsan Kolcu, Albatros’un Gölgesi –Baudelaire’in Türk Şiirine Tesiri Üzerine Bir İnceleme, Akçağ Yayınları, Ankara 2002, s. 326 ve kitabın çeşitli yerleri.

[2] Hilmi Yavuz, “Niçin Artık İstanbul İçin Şiir Yazılmıyor?”, Zaman Gazetesi, 26 Mart 2008. Şâir Nilay Özer ise, kendisiyle yaptığımız bir röportajda İstanbul’un şu anki modern ve  “kavranamaz, zaptedilemez” hâliyle bile lirik ve şiire müsait olduğunu belirtmiştir. ( Bakınız: Can Şen - Onur Baydar, “Nilay Özer’le Şiiri Üzerine”, Edebiyat Otağı, sayı:14, Kasım 2006) Bu konudaki farklı görüşler dikkate alınmalı ve bence bu konu iyice irdelenmelidir.