PEYAMİ SAFA’YI ANLAMAK
Can Şen
Bize Göre, Aralık 2009

-Bu yazı Büyük Üstâd Peyami Safa’yı doğumunun 110. yılında anmak, anlamak ve anlayamayanlara anlatmak için yazılmıştır.- 

            1899 yılında doğan, 1961 yılında vefât eden Peyami Safa, 62 yıllık ömrüne bu ülkeyi ve bu milleti sığdırmayı başarmış yüce bir şahsiyettir. Osmanlı Devleti’nin inkıraz döneminde gözlerini dünyaya açan, babasız ve yoksul bir hayat süren Safa, “hayatın gerçeklerini” çok küçük yaşlarsa kavramış ve erken büyümüş bir insandır. Bu, onun herkesin anlayamadığı felsefî ve toplumsal sorunlara genç yaşlarda vâkıf olmasını sağlamıştır. Yazdığı ilk hikâyelerden son eserlerine kadar bütün külliyatında esas tema olarak “sorunların çatışması” vardır. Bu sorunlar hem felsefenin alanına giren

fikrî sorunlar hem de toplumun ve bireyin hayatî sorunlarıdır.

            Eğer Peyami Safa, yoksulluk içinde değil de zengin konaklarında bir beyzâde olarak büyümüş olsaydı acaba bu “sorun”lara hâkim olabilir miydi? Büyük ihtimalle hayır. Çünkü o, yaşadığı sıkıntılar sayesinde gerçekleri görebilmiştir. Bu durum bize, Allah’ın insanın karşısına çıkardığı her durumda bir hayrın olduğunu göstermektedir.

            Peyami Safa demek insan ve hayat demektir. Hayatın ta içinde gelen bir yazar olarak Peyami Safa hikâye, deneme, fıkra, roman gibi tüm eserlerinde insanı merkeze almıştır. Bir romanının ismi bunun açık örneğidir: Biz İnsanlar…

            Safa, eserlerinde insanı merkeze alırken hem evrensel ve psikolojik bir varlık olarak insanı, hem de sosyal bir varlık olarak kendisinin de dâhil olduğu Türk insanını ele almıştır. Bu açıdan o, ayakları yere basan, değerlerini inkâr etmeyen, toplumun ihtiyacı olan gerçek münevver olmuştur.

            Maalesef onun bu vasfı toplumun tüm kesimlerince anlaşılamadı. İdeolojilerin dar mahbeslerinde sıkışan ve Safa’nın devrimbaz ve yobaz olarak adlandırdığı küçük insanlar ona faşişt, irticacı, yobaz, örümcek kafalı gibi adlar taktılar. Önlerini bile görmekten aciz olan bu taife nasıl görsündü Peyami’nin gördüğü hayat gerçeklerini? Onun şu sözleri kendisine atılan iftiralara ne kadar zıt olduğunu açıkça göstermektedir: “(…) Şüpheci zamanlarda dâhil, daima milliyetçi ve insancı oldum. Allah’tan şüphe ettiğim zamanlar bile onun varlığı imkânını reddetmedim. Marksist olmaksızın, kendi inanış hudutlarım içinde bir çeşit sosyalistim. Fikirlerim hemen bütün kitaplarımda vardır. Esasta değişmedim. Kendi kendimi tashihe daima çalıştım ve çalışıyorum. İnsanın kendi kendisi kalmak şartiyle değişmesi bütün eşyâyı şâmil bir zarurettir. Bunun için hem muhafazakâr, hem de inkılâpçıyım.” (Aktaran: Mehmet Tekin, Peyami Safa ile Söyleşiler, Çizgi Kitabevi, Konya 2003, s.66)

            Bugün ortada biraz daha iyimser bir tablo olsa da hâlâ Peyami’yi tam olarak anlayamayanlar mevcut. Üstelik bu kişilerden bazılarının saygı duyduğumuz Berna Moran, Fethi Naci, Hilmi Yavuz, Elif Şafak gibi düşünürlerimiz olması gerçekten yürekler acısı. Peyami’ye, eserlerindeki birkaç cümleyi cımbızlayarak “kadın düşmanı” diyenlere onun “Kadın-Aşk-Aile” adlı kitabını; faşişt ve gerici diyenlere ise “Doğu-Batı Sentezi” adlı eserlerini okuyup ondan sonra konuşmalarını salık veririm.

            Eğer Safa’nın fikrî ve edebî tüm eserleri okunup geniş platformlarca tartışılırsa ülkemizin kıvrandığı pek çok soruna çözüm bulabileceğimizi rahatlıkla söyleyebilirim. Çünkü o, hem Osmanlı’nın inkıraz devresinde hem yeni Türk devletinin doğuş ve emekleme devirlerinde yaşamış ve kendini milletinin sorunlarına adamış büyük bir mütefekkirimizdir. Onun bu vasfı eserlerinin ve düşüncelerinin aradan yıllar geçmiş olmasına rağmen birer meşâle gibi önümüzü aydınlatmasını sağlamaktadır.

            Peyami Safa, anılmak için büyük törenler isteyen bir adam değildir. Peyami’yi anmanın biricik yolu onu “okumak” ve “anlamak”tır.