MÜZİK DİNLEMEK, AMA NASIL?
Can Şen
Mavi Yeşil, sayı:70, Temmuz-Ağustos 2011

 

            Tüm sanat eserleri iki katmandan oluşur: İçerik ve şekil. İçerik, sanat eserinin anlamını, sanatçının muhatabına yansıtmak istediği duyguyu, düşünceyi kapsar. Şekil ise sanat eserinin dış yapısıdır; veznidir, kâfiyesidir, notasıdır, renginin tonudur… Geçmişten günümüze farklı sanatçılar bu iki katmanı farklı düzeylerde kullanarak farklı anlayışlarda farklı eserler meydana getirmişlerdir. Kimi sanatçılar içeriği ön plâna çıkararak mesaj ağırlıklı, şekil işçiliğinin yadsındığı eserler ortaya koyarlarken kimi sanatçılar sanat eserinin içeriğini oluşturan öze pek önem vermeyerek şekli öne çıkaran eserler oluşturmuşlardır. Benim kendi kanaatim sanat eserinin bu ikisinin sentezlenerek yani hem içeriğe, hem şekle önem verilerek oluşturulmasıdır. Attilâ İlhan’ın bu konudaki tespitlerini buraya aktarmanın uygun olduğunu düşünüyorum:

  “(…) Zaten, ancak öz öğeleri ile biçim öğeleri arasında başarılı bir denge kurulabilirse, ortaya çıkan yapıt bir sanat yapıtı olur; aksi hâlde özü ne derece derin, ne derece tarihi ve sosyal yönlerden doğru olursa olsun, elinizdekinin sanatla ilgisi yoktur. O belki iyidir, doğrudur, faydalıdır; fakat güzel değildir. Oysa sanat doğrunun güzellikle birliğidir, güzel olarak söylenmiş doğrudur. Özcü bir sanata gidenler, bunu bilir, buna inanır; ama bu güzelliğin biçim ve öz beraberliği, bileşimi ile sağlanacağını, bu konuda asıl ‘tayin edici unsur’un öz olduğunu öne sürer. Gerçek de, bizce, budur. (…)” (1)

            Buradan anladığımız şu: Sanat eseri içerikten (özden) bağımsız olarak meydana gelemez, gelmemelidir. Söylemek istediğim propagandacı bir sanat değil. Zaten propaganda yapan eser, gerçek bir sanat eseri değildir. Sanatçı belli şeyler söylemek isteyebilir, duygularını yansıtmak isteyebilir, ama bunu Attilâ İlhan’ın da belirttiği gibi şekille yoğurarak vermelidir.

            Bu yazının asıl amacı şekil-öz sorununa değinmek değil. Yukarıda okuduklarınızı asıl söyleyeceklerime temel oluşturmak için sizlerle paylaştım. Benim asıl değineceğim konu ülkemizdeki müzik dinleme kültürü. Türkiye’de her yaş grubundan, her sosyal statüden insan müzik dinliyor. Kimi pop, kimi, rock, kimi arabesk… Fakat müzik dinleyenlerin büyük çoğunluğu yıllardır gözlemlediğim kadar dinledikleri parçaları maalesef “ot” gibi dinliyorlar. Yani sadece dinlediği parçanın ezgisiyle ilgilenerek. Çoğu kişi dinlediği sanatçının ne “söylediğini” anlamıyor. Çünkü gerçek anlamda “dinlemiyor”, sadece çalan müziği “duyuyor” ve bununla yetinerek hoşnut oluyor. Bu bilinçli bir seçim olmasa da sanat eserine sadece şekil açısından yaklaşmaktır. Özü önemsemeyen bir davranıştır bu. Peki, sanatçı o parçanın sözlerini neden yazıyor? Biz “dinlemeyelim” diye mi? Bu bence sevdiğimiz, beğendiğimiz sanatçıya en büyük saygısızlıktır. Milletin müzik parçalarını “dinlemediğini”, sadece “duyduğunu” nereden mi biliyorum? “Görüyorum”. Ders çalışırken müzik dinleyen talebe, komşusuyla lak lak ederken teybi açık tutan ev hanımı, iş yerinde bir ses olsun diye bilgisayarından müzik açan kişi müzik dinleyemez, çünkü aklı başka yerdedir. Onlar çalan parçanın sözlerini ve anlamını anlamadan sadece parçanın ezgisini duyuyorlar, o kadar! Anlam ise buhar olup uçuyor.

            Elbette ki başka bir iş yaparken bilgisayarımızdan, radyomuzdan müzik dinleyebiliriz. Ama sadece iş yaparken müzik dinliyorsak biz hiç müzik dinlemiyoruz demektir. Müzik eserini kafamız rahatken ve bir iş yapmıyorken dinlememiz gerekir. Böyle dinlersek hem müziğin ezgisinden zevk alırız, hem de sözlerinden. Ya da rastgele bir anda duyduğumuz ama dinlemediğimiz bir parçanın sözlerinin aslında hiçbir şeye benzemediğini fark ederiz. Veyahut baştan şöyle bir dinlediğimiz, beğenmediğimiz bir parçanın imgeleriyle aslında gerçek bir sanat eseri olduğunu fark ederiz. İşte böylelikle estetik beğenimiz gelişir ve iyi bir müzik dinleyicisi oluruz.

            Müzik parçalarını dinlemediğimize dair gerçek bir örnek: Bir Anadolu ilçesinin popüler bir düğün salonunda piyanist-şantörlük yapan zât her düğünde gelinle damadın dansı esnasında ayrılık şarkıları çalmaktadır. Evet, çaldığı şarkının ezgisi dans etmeye müsaittir, peki ya sözleri? “Ah İstanbul, İstanbul olalı, görmedi böyle keder”… Evleniyor muyuz, ayrılıyor muyuz? Ve bu duruma yıllardır kimse bir şey dememektedir. Kimse kusura bakmasın ama bu durum bende bayram ziyaretine gelen misafirlere acı biberli baklava ikram etmek gibi geliyor. Ya da daha postmodern ve anlamsız bir benzetme yapalım bu anlamsız durum için: pijama giymiş bir eşeğin kokoreç satması gibi. Ahval böyle…

            Yorumlarıma kızabilirsiniz, ama lütfen darılmayın… Sadece biraz düşünün, dediklerim doğru değil mi? Belki biraz alanım dışına çıkıp ukalâlık yaptım ama bu yazımda söylediğim her şey bilinçli bir müzik kültürü ve her geçen gün seviyesi yükselecek bir Türk sanatı için… 

            Notlar:
            1-
Attilâ İlhan, “Biçimcilik, Özcülük Konusunda Bazı Yanılmalar”, İkinci Yeni Savaşı, İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul 2004, s. 41. (Vurgulama bana ait C.Ş.)