CAN ŞEN’İN “KIRKAĞAÇ MEZARLIĞI”: MUTLAK TATMİN HİSSİ Mİ, ÖLÜM ?

Melike N. Korkmaz
Müsvedde, sayı:5-6, Ağustos-Eylül 2009

 

“Ölüm, bazen ceza, bazen bir armağan, çoğu zaman da bir lütuftur.”(L. A. Seneca)

 

Kırkağaç Mezarlığı

Bir kalp krizi geçirsem,                                                      

Ya da vursalar beni;

Ölsem şuracıkta:

Zavallı ve çaresizce.

Alıp götürseler ölümü,

Gömseler Kırkağaç Mezarlığı’na.

 

Üzülür müyüm? Üzülmem!

Boş hayatı neyleyem?

 

“Kadrini seng-i musallada

Bilip ey Bâkî!

Durup el bağlayanlar karşısında

Yârân saf saf.”

Sâf sâf,

Laf-ı güzaf!

 

Gömseler Kırkağaç Mezarlığı’na

Alıp götürseler ölümü.

Zavallı ve çaresizce

Ölsem şuracıkta.

Vursalar beni

Ya da kalp krizi geçirsem!

 

 

 “Kırkağaç Mezarlığı”, genç şair Can Şen’in ilk şiir kitabı “Erken Zaman”da yer alıyor. “Erken Zaman”daki şiirlerin pek çoğuna sinmiş olan bir iç sıkıntısı ve karamsarlıktan bahsetmemiz mümkün, lakin bu sıkıntı ve karamsarlığın yukarıdaki şiiri adeta esir aldığı ve bu şiirin şairden belirgin izler taşıdığı hissiyatına kapılıyorum. Şiirin ismi bile bunu düşünmem için yeterli bir sebep aslında. Kırkağaç Mezarlığı. Mezarlığın ölümü anımsattığı aşikar. Peki Neden Kırkağaç? Kırkağaç neresi? Şair için ne anlam ifade ediyor Kırkağaç? Kırkağaç’ın Manisa’nın küçük bir ilçesi olduğunu bilmekle birlikte şairin bu ilçeyle olan ilişkisinin ne boyutta olduğu konusunda herhangi bir bilgi sahibi değiliz. Fakat yine de, namını şiire yazdırmış olan Kırkağaç’ın şairin üzerinde, olumlu ya da olumsuz, mühim bir tesirinin olduğunu söylemek yanlış olmaz herhalde…

 

Başlığı geçip şiiri okumaya koyulduğumuzda ve bir çırpıda finale geldiğimizde zihnimizde kodlanan ilk sözcüğün, ölümün, yerini neredeyse sabitlediğini görebiliriz. Şiire yoğun olarak işlenmiş bir ölüm teması vardır. Şair her fırsatta ölmek istediğini dile getirip duruyor.. Bu noktada yazımın başına dönmek istiyorum. Şiire hakim olan bir iç sıkıntısından ve karamsarlıktan söz etmiştim. Fakat şiire aynı zamanda hakim olduğunu düşündüğüm “ölümle tatmin olma isteği”nden bahsetmemiştim. Dikkat ederseniz şair ölümü düşündüğü her an adeta mutlak bir mutluluktan dem vuruyor. Bir yandan yaşama karamsar gözlerle bakıp boyun bükerken bir yandan da ümitle ölümün gelip kendisini huzura kavuşturmasını bekliyor sanki. Kitapta da, bu şiirin yer aldığı bölümün adı “Huzur İklimleri” olarak geçiyor… Ölüm şair için huzur arayışının bir simgesi belki de… Şairin başka şiirlerine de işlenmiş olan bu ölüm isteğini Freud ve Lacan’dan yola çıkarak değerlendirdiğimizde ölüm ve huzur hissi arasındaki ilişki daha sağlam bir zemine oturabilir…

 

Freud insanda iki çeşit içgüdünün var olduğunu belirtir. Biri, büyük ölçüde cinsel kökenli olan yaşam içgüdüsüdür (eros), diğeri ise biyolojik kökenli içsel uyarımları yok etmek amacı güden ölüm içgüdüsüdür (tanatos). Ölüm içgüdüsü içsel uyarımlardan kurtularak tam bir tatmin hissine ulaşma haliyle ilgilidir. Freud bu çerçevede intihar ve savaş gibi olguları da açıklayabileceğini düşünür. Yani, diğer bir ifadeyle, insanlardaki ölüm isteğinin tatmin arayışı olduğunu söyleyebiliriz. Lacan da tatmin arayışının uyarımlardan kurtulmak olduğunu kabul eder ve mutlak bir tatmin halinin de ceninde bulunduğunu söyler. Yani, ölüm anneye dönme isteğidir (Tura, 2005). Bu bilgiler ışığında, şairin ölüm yoluyla dış dünyanın dertlerinden kurtulup anne karnına, en mesut olduğu yere, dönmek gibi bir arzusu olduğunu düşünebiliriz. Bu sayede, mutlak tatmin hissi, anneye geri dönerek, onunla bütünleşerek gerçekleşmiş olacaktır. Elbette bu sadece alternatif bir açıklamadır. Bu ölüm isteği, tasavvufi ya da başka bir bakış açısıyla da incelenebilir belki…

 

Peki, şairi şiir evreninde dış dünyadan bu kadar uzaklaştıran ne olabilir? Bir söyleşide şairin bizzat kendi ağzından dökülen sözcüklerin şaire ilişkin, yüzeysel de olsa, önemli bilgiler verdiği kanısındayım. Şaire söyleşide Peyami Safa’ya olan ilgisinin nedeni sorulduğunda şöyle giriş yapıyor: “Peyami Safa benim dünyam. Ona ilgi duymamın iki sebebi var: Birincisi hayatlarımızda benzeşen noktalar, acılar ve olaylar var. İkincisi görüşlerini ve eserlerini kendi fikrî ve hissî âlemime yakın buluyorum…” (Akgül 2008) Şaire şiirlerine genel olarak hakim olan karamsar hava ve hüzün duygusu sorulduğunda verdiği yanıtın bir bölümü ise şöyle: “…İnsanın yaşadıkları, dünyanın ahvâli şâiri karamsarlığa itiyor. Bu çok doğal bir durum ve benim için de geçerli. Şiir bir hayat süzgeci, sadece bu süzgeçten geçebilen ince duygular şiire girebiliyor…”(Akgül 2008) Bu ifadelerin şairi bütünüyle anlamamızı sağlamasa bile kendisine ilişkin önemli ipuçları verdiğini düşünüyorum. Şairin kaleminden çıkan birçok dizede, çektiği acılara, toplumsal aksaklıklara ve yaşamın acı verdiği hissedilen tezatlarına rastlayabiliriz. Bu anlamda, dış dünyaya atılmış ve tatmin sağlayamamış biri olarak anne karnına geri dönme isteği mantıklı görünüyor…

 

 

Kaynakça

Akgül, Serpil. (2008). Genç Şâir Can Şen ile söyleşi. Edebiyat Otağı, 29.

Şen, Can. (2006). Erken Zaman. Ankara: Edebiyat Otağı Yayınları

Tura, Saffet. Murat. (2005). Freud’dan Lacan’a Psikanaliz. İstanbul: Kanat Kitap