İLHAN HÂCE ONUN ADI
Can Şen
Müsvedde, sayı:8, Aralık 2009 - Ocak 2010 

Eski Türk Edebiyatı hocası Prof. Dr. İlhan Genç’i tanımamdan beri beş seneden fazla zaman geçti. O derviş gönüllü yüce insanı tanıdığım ilk günü hiç unutmayacağım. Dokuz Eylül Üniversitesi, Buca Eğitim Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği bölümüne 2004 yılında ÖSS puanımla üniversite sözel birincisi olarak girmiştim. Fakülte açıldıktan bir hafta sonra üniversitenin açılış töreninde bana ödül verilecekti. Tören perşembe günü idi ve çarşamba günü prova vardı. O gün provaya gittiğim için İlhan Genç’in bize gireceği ilk dersi kaçırmıştım. Daha sonraki derslere yetişmek için fakülteye döndüğümde dersin bitmesine on dakika kadar vardı. Dersi bölüp sınıfa girmedim, çıkmalarını bekledim. Kapının açılmasıyla Prof. Dr. İlhan Genç’i ilk defa gördüm. O da beni ilk defa görüyordu, ama yeni öğrencilerinden birisinin üniversiteye dereceyle girdiğini biliyor olmalıydı ki bana “Can Şen sen misin?” diye sordu. İşte ilk tanışmamın hikâyesi budur.

İlhan Hoca’nın “İlhan Hoca’m” olması için bir dönem geçti. İlk dönem bazı sağlık sorunlarıyla ve uyum problemleriyle geçtikten sonra yavaş yavaş ortama uyum sağladım. İlhan Hoca’nın Eski Türk Edebiyatı dersleri hocanın derin bilgisi ve ilgiyi üzerine toplama yeteneğiyle birer bilgi şöleni havasında geçiyordu. Bu dersler benim aç tecessüsümü kamçılıyordu. Bir zaman sonra soluğu İlhan Hoca’nın odasında almaya başladım. Çünkü İlhan Hoca’nın bilgisine ve üslûbuna doyamıyordum. Ve böylece İlhan Hoca benim “İlhan Hoca’m” oldu.

Tabiî ki zaman içinde onunla bir hoca-talebe ilişkisinin ötesine geçen dostluğumuzda İlhan Hoca’mın payı büyüktü. O, bazı üniversite hocaları gibi talebeye “aşağılık bir lisans öğrencisi” gözü ile bakmıyordu. Onun Yunus Emre’nin bir tilmizi olarak “bir karıncaya ulu nazarı” vardı. Karşısındaki kim olursa olsun ilişkisini saygı ve sevgi çerçevesi içinde sürdürürdü. Onun ne kadar sevilen bir hoca olduğuna dair şu küçük örnek yeterli olur sanırım. Ben mezun olmadan önce bir gün odasında otururken telefonu çaldı. Arayan İlhan Hoca’mın lisede yıllar önce öğretmenlik yaparken dersine girdiği bir öğrencisi imiş. Aradan 15-20 yıl geçmesine rağmen unutulmayan, aranan bir hoca o…

Yazımın başında onun için “derviş gönüllü” ibaresini kullanmıştım. Bunu tekrar vurgulamak istiyorum. O, yirmi birinci yüzyılda az rastlanan bir kişi. Ahmet Yesevî’nin (mısraları ezberimden yazıyorum, bir hata varsa özür dilerim) “Hâce Ahmed menim adım / Men ağlarım tüni küni” mısralarını okuyunca nedense birden İlhan Hoca’mı Ahmet Yesevî ile özdeşleştiriverdim ve o günden sonra İlhan Hoca’m, bir harf değişikliği ile “İlhan Hâce”m oldu. Birilerine ondan bahsederken hep İlhan Hâce derdim (bunu kendisi şu anda ilk defa öğreniyor), çünkü o levs ü riyâya bulaşmış bazı üniversite “hoca”ları gibi değildi. O farklıydı. Diğerleri “hoca”ysa o “hâce” olmalıydı!

İlhan Hâce’m Yunus’un, Mevlânâ’nın tilmizi idi. Yunus ve Mevlânâ’ya ayırdığı bir dönemlik dersini sanırım sınıf arkadaşlarımdan kimse unutamaz. O derslerden sonra insanları iki sınıfa ayırdım: İlhan Hâce’mden ders alanlar ve almayanlar. Çok abarttığımı düşünüyorsunuz, değil mi? Ama yanılıyorsunuz! İlhan Hâce’m o dersleri anlatırken mısraları yaşar ve yaşatırdı. Bunda Dâvûdî sesinin de büyük bir etkisi vardı. Hele bir ders Yunus Emre’nin “Kimi boyun eğmiş tenini toprağa salmış / Anasına küsüp gitmiş boyun buranları gördüm” beytini şerh ederken gözleri dolmuş ve kendini ağlamamak için zor tutarak “tam bir trajedi!” demişti. O gün İlhan Hâce’m ağlamadı, ama ben daha sonra o gazele çalışırken hüngür hüngür ağladım…

Dâvûdî bir sesi olduğunu yukarıda söylemiştim. Gerçekten çok güzel ve etkileyici bir sesi vardı ve bu sesiyle şiirleri çok derinden okurdu. Bizi adetâ mest ederdi. (Sesini ve şiir okuyuşunu merak edenler şu adresten bir örnek dinleyebilirler http://www.dailymotion.com/video/x9mjna_bakiden-bir-gazel-seslendiren-prof_creation )

İlhan Hâce’m oldukça kibar ve saygılıydı. İnsanları üzmek, insanlara zarar vermek onun lûgatinde yoktu. Bilen bilir; öğrenciler düşük not alıp dersten kalınca suçu hocaya atarlar. Ama İlhan Hâce’nin derslerinde bu böyle değildi. Onun dersinden kalan hiç kimse haksızlığa uğradığını düşünmezdi. Çünkü herkes İlhan Hâce’nin “hak” kavramına nasıl önem verdiğini bilirdi.

İlhan Hâce’m bir de insana ve uğraşılarına değer verirdi. Şiirlerim çoğu kimse için önemsiz olsa da o, şiirlerime önem verirdi. Çoğu kişinin beni şâirden bile saymadığı bir dönemde beni birileriyle tanıştırırken “şuaradandır” diye takdim edişini hiç unutamayacağım…

Yazımın başlarında İlhan Hâce’min unutulmayan bir hoca olduğunu belirtmiştim. O nasıl unutulmayan bir hoca ise, aynı zamanda da unutmayan vefakâr bir insandır. Onun Edebiyat Otağı dergisinin Aralık 2007 tarihli 27. sayısında yayımlanan “İdealist Bir Neslin Timsali: Kaya Bey” adlı yazısı bir vefakârlık örneğidir. İlhan Hâce’m bu yazısında kendi hocası Prof. Dr. Kaya Bilgegil’i anlatmıştır.

Benim bu yazıyı yazma sebebim de işte bu vefakârlıktır. İlhan Hâce’m, nasıl kendisini yetiştirenleri unutmadıysa ben de aynı şekilde onu unutmayacağım. Biz insanlar genelde sevdiklerimizi kaybedince onları hatırlar, onlara zamanında sevgimizi söylemediğimize üzülürüz. Ben böyle olmasın, İlhan Hâce’m ne kadar sevildiğini bilsin diye yazdım bu yazıyı. Fakat şunu biliyorum ki İlhan Hâce’min bana zor günlerimde verdiği manevî destek karşısında bu satırlar çok önemsiz duracaktır.

Artık zahirî olarak İlhan Hâce’m benim hocam olmasa da o, bana verdikleriyle derunumda hep hocam olacak. Onu hiç unutmayacağım ve onun da bu ayrıksı öğrencisini hiç unutmayacağını biliyorum…

Her zaman için saygı ve sevgilerimle ellerinizden öperim hocam…