“HAYAT İLE ŞİİR ARASINDA” ŞÂİR DUYARLILIĞI
Can Şen
Müsvedde, sayı:1, Nisan 2009

 

Hayat ile Şiir Arasında

Hayat ile şiir arasında bir sınır

Kıldan ince kılıçtan keskin

Nerede hayat biter nerede şiir başlar

 

İç içe iki bardak gibi

Soluk soluğa ve sessizce

 

Hayat ile şiir arasında bir yürek var.[1]

 

            Hayat ile şiir arasındaki bu yürek, öncelikle şiirin şâiri Yusuf Alper’in, daha sonra tüm şâirlerin yüreğidir. Hisseden, duyan, duyuran, kısacası canlı bir varlık olan şiirin yüreği, kalbi, gönlü şâire aittir. Şiirin yüreği şâirin acılarıyla acır, kanar; sevinciyle ferahlar ve bu hislerini duyan-düşünen-hisseden şiir okuyucularına aktarır.

            Yusuf Alper, insanın sorunlarına, dünyanın ahvâline duyarlı bir insan olarak şiirine hayatı ve insanı dâhil etmiştir.[2] Yusuf Alper’in şiirinin “şiir” olmasını sağlayan biraz da bu özelliğidir. Şiirin “şiir” olması için vezinli, kâfiyeli olması yeterli değildir. Şiiri şiir yapan ve tam olarak tarif edemediğimiz pek çok özelliğinden birisi de insanı merkeze almasıdır. Sezai Karakoç bu konuda şöyle diyor:

  “Şiirin gerisinde insan olmalıdır. ‘Her çağda, her şiirde yenilenen’. İnsansız şiir tez ölür. Şiirimizdeki bazı serüvenler, iyi olmayan örnekleriyle tepki ya da ilgisizlik uyandırıyorsa insansızlıklarındandır o şiirlerin. (…)”[3]

            Şiire insan girince doğal olarak hayat da girmektedir. Çünkü hayatı insan, insanı hayat (kader de diyebiliriz) şekillendirir. Savaşları, kavgaları, yardımlaşmaları, barışı insanlar ortaya çıkarır ve yine insanlar bunlardan etkilenir. Dolayısıyla şiir de insan ve hayat demektir.

            Şiirle hayatın bu içli dışlılığını oldukça veciz bir şekilde şâir Rasim Demirtaş, kendisiyle yapılan bir söyleşi de şu cümle ile belirtmiştir: “Şiir Afrikalının yemek saklama kabıdır.”[4] Hayat en çok Afrika’da zordur. Açlıkla boğuşan Afrika için yemek, altından bile kıymetlidir. Bu kıymetli hazineyi bir “kap” için saklamak gerekir. İşte Demirtaş, bu “kap”la şiiri özdeşleştirerek şiirin hayatiyetini vurguluyor.

            Yusuf Alper de bu hayatiyeti algılamış ve kendine sorun edinmiştir. Hayat ile şiirin “iç içe iki bardak gibi” birbiriyle kaynaştığını görmüş ve her yönüyle hayatın/insanın şiirini yazmış, bir fener gibi yol gösterici olmaya çalışmıştır.

            İşte bu, herkesin sahip olamadığı şâir duyarlılığıdır. Şâir sahip olduğu duyarlılıkla herkesin hergün gördüğü fakat kavrayamadığı, mühimsemediği olayları fark eder ve bunları canlı bir varlık olan şiiriyle duyurmaya çalışır. Dünyayı güzelleştirmek, kötülüklere son vermek için çabalar gerçek şâir. Tabii ki bu çaba, katı ve lirizmden yoksun bir toplumculuk olmamalıdır.  Gerçek şâir kendi “ben”ini bile anlatırken aslında tüm insanlığı masaya yatırır. Çünkü şâir, “insanlığın” küçük bir modelidir. Bu durum, psikanalist Jung’ın arketip kavramıyla da örtüşmektedir ve bunun üzerinde daha fazla düşünülmelidir.

            Hayat ile şiir arasında şâirin duyarlılığı var oldukça tüm dünya kötülüklerine rağmen yaşanmaya değer olacaktır.

 


[1] Yusuf Alper, Giderim Giderim Dünya Yuvarlak, Şiirden Yayınları, İstanbul 2008, s.356

[2] Bakınız: Yusuf Alper, Şâir Her Zaman, Çelikkol Yayıncılık, İzmir 2005

[3] Sezai Karakoç, “Şiirde İnsan”, Edebiyat Yazıları-1, Diriliş Yayınları, İstanbul 2007, s. 80

[4] Dilek Binboğa, “Rasim Demirtaş ile Söyleşi”, İkindi Yağmuru, sayı:11 Kasım-Aralık 2007, s.35