NİSYANA TERK EDİLEN BİR ESER: CEHENNEM MEYVASI 

            Bir yılı aşkın bir süredir Türk edebiyatımızın değerli hocalarından merhum Prof. Dr. M. Kaya Bilgegil’in “Yakın Çağ Türk Kültür ve Edebiyatı Üzerine Araştırmalar” adlı eserini aramama rağmen maalesef kütüphânelerde ve sahaflarda bu eseri bulamıyorum. 2005’in kasım ayında bu eseri fakültemin kütüphânesinde ararken Bilgegil Hoca’nın başka eserleriyle karşılaştım. Bunlardan birisi de Yeni Türk Matbaacılık Anonim Şirketi tarafından İstanbul’da 1944 yayımlanmış “Cehennem Meyvası” idi. Büyük bir heyecanla kitabı kütüphâneden aldım.

    Heyecanlanma sebeplerimden birisi yeni baskıları yapılmayan eserlere karşı duyduğum hususî ilgi, birisi de elimdeki kitabın Bilgegil Hoca tarafından imzalanmış olmasıydı. Hoca zarif yazısı ile şunları yazmış: “Kitabıma doğduğum topraklarımın bir çocuğunun alâka göstermesi, beni çok mütehassis etti. 26/5/1944” altında da merhumun imzası var. Kim bilir bu kitap imzalandıktan sonra ne maceralar yaşayarak en sonunda bizim kütüphâneyi şereflendirdi?

 Hemen fotokopisini çektirip okuduğum bu kitabı ara sıra raflardaki yerinde bir arkadaşı ziyaret eder gibi ziyaret ediyorum. Kitabı her elime alışımda arkasındaki tarih pusulasına bakıyorum ve bu kıymetli eseri benden başka kimsenin almadığını görerek üzülüyorum.

            Peki, nedir “Cehennem Meyvası”? İki bölümden oluşan bir eserdir bu. Birinci bölüm “Şiir ve Mâbadı” adlı kırk sayfalık bir makaleden, “Mensûreler Kısmı” başlıklı bölüm ise 21 mensûreden oluşuyor. “Şiir ve Mâbadı” nelerin şiir olduğunu ortaya koymaya çalışıyor: “Bu yazı size şiiri vermiyecek; şiirin ne olduğu hakkında bir bilgi de vermiyecektir; yalnız, nelerin şiir olduğunu öğretebilirse yeter.” (syf:5) Yazı da şâirlerimizin ve batılı şâirlerin görüşleri ortaya konuluyor, irdeleniyor. En çok da “saf şiir” üzerinde duruluyor. Yazı bir çırpıda okunuverecek, basit bir yazı değil. Bilgegil Hoca bunu yazısının en başında belirtiyor: “Bu yazı, sabır, seziş, bilgi sahipleriyle, tecrit kabiliyeti olanlar için yazıldı.” (syf:5)

            İkinci bölümdeki mensûreleri ben, Türk edebiyatının nadide parçaları olarak görüyorum. Sade bir üslûpla ve samimi hislerle yazıldığı belli olan bu mensûrelerin hak ettikleri ilgiyi göremediklerini düşünüyorum. Kendi emeklerimle yayımladığım, maalesef üç sayılık ömrü olan ve maddî zorluklar yüzünden sadece 50 adet çoğaltıp dağıttığım “Mavi Rüy┠adlı dergide bu mensûrelerden dört tanesini esere dikkat çekmek için yayımlamıştım. Ama amacıma ulaştığımı söyleyemem.

            Böyle kıymetli bir eserin okuyucusuyla yeniden buluşabilmesi için buradan Bilgegil’in yakınlarına ve yayımcılara çağrıda bulunuyorum. Ve yazımı mensûrelerden çok sevdiğim birisiyle noktalamak istiyorum: 

Gecenin İbâdeti 

Garip adam, ardını ulu ağaca, derdini dolu ağaca verdi ve üfledi.
Ay, ney sesini dinlemek için selviye indi.
Yel, dallardan yöremize döküldü.
Otlar, mest olarak bir yana sana serildiler.
Ova kulak kesildi.
Hep alkışa kalkmış yeşil eller, bir tonla, bir âhenkle indiler.
Semâ, kutlulama için yeryüzüne bir şahap gönderdi.
Gecenin ibadeti var burada dostlar. (syf: 65)

 Can Şen
Edebiyat Otağı, sayı: 17, Şubat 2007

Geri