BİN DOKUZ YÜZ SEKSEN DÖRT
Hüseyin Özdemir
Mavi Yeşil, sayı:71, Eylül-Ekim 2011
 

George Orwell tarafından 1949 yılında yazılan Bin Dokuz Yüz Seksen Dört adlı bu eser görünüş itibariyle Komünizm’i eleştiriyor gibi görünse de genel hatlarıyla bakıldığında her türlü baskı ve şiddeti içinde barındıran dikta yönetimlerini eleştirmektedir. Bu eserde doğrudan kişiler ve kurumlar eleştirilmemiş, eleştirilmek istenen kişi ve kurumlar yazarın kendi oluşturduğu kahramanlar sembolleştirilerek eleştirilmiştir. Hiçbir muhalif harekete izin verilmeyen, insanların sosyal yaşamının kısıtlanıp adeta bir robot gibi tek bir düzen içinde yaşamaya mahkûm edilmeleri ve bunlara karşı ortaya çıkabilecek muhalif hareketlerin nasıl engellenebileceği olayın başkahramanı Winston’un başından geçen olaylar silsilesi hâlinde anlatılmıştır.

Tarih bir toplumun hafızasıdır. Toplumlar geçmişte yaşadıkları olayları unutmazlar ve ondan ders almaya çalışırlar. Çünkü unuturlarsa geçmişte başlarına gelmiş olan felaketlerin tekrar başlarına geleceğinden korkarlar. Yine toplumlar geçmişine saygı duyar ve gelenek, görenek ve inanışlarını devam ettirirler. İşte eserde anlatılan böyle bir sistemin oluşturulması aşamasında sistemin yok etmek isteyeceği şeylerden ilki tarih olacaktır. Çünkü anlatılan bu sistemin en ufak bir muhalefete dahi tahammülü yoktur. Oysa geçmişini bilen insanlar bu sisteme boyun eğmeyeceklerdir. Sistem için tehlikeli olan tarihi hatırlatacak her şey ya sansürlenip yasaklanmakta ya da partinin ideolojisine uygun bir formata getirilip yeniden yazılmaktadır.

Orwell’in eleştirdiği sistemin tarihten sonra değiştireceği şey ise dildir. Çünkü dil toplumun geçmişle olan bağlarından belki de en önemlisidir. Yine toplumu değiştirmede en önemli silahlardan biri de dildir. Eserde Syme isimli bir kişinin yaptıkları da partinin ve sistemin dile verdiği önemi göstermektedir. Syme “Yeni Konuş” adıyla yeni bir dil oluşturmaktadır. Bu yeni dilde eski sözcükler birer birer dilden çıkarılmakta, onların yerine yeni kelimeler uydurulmaktadır. Sistem bunu yaparken hem tarih unutturulmak istenmekte hem de sözcük sayısını daraltmak ve sisteme karşı olacak sözcükler dilden atılarak toplumun muhalefet etmeyi ve sorgulamayı unutmasını amaçlamaktadır.

Eserin başkahramanı Winston, Doğruluk Bakanlığı’nda çalışmaktadır. Yazar Doğruluk Bakanlığı derken aslında ironi yapmaktadır. Çünkü bu bakanlıkta önceden yayınlanmış ve gerçekleri anlatan yazılar partinin söylemlerine uygun olanlarla değiştirilmektedir. İşte Winston’un görevi de burada başlamaktadır. Daha önceki gazete ve makalelerde Büyük Birader’in söylediği sözler ve verdiği istatistik verilerde gerekli görülen tüm düzeltmeler yapıldıktan sonra toplanıp sıraya konularak daha sonra o sayı yeniden basılıyor ve asıl sayı yok edilip düzeltilmiş olan baskı, arşivlere yerleştiriliyordu. Sürekli düzeltme işlemi, yalnızca gazetelere değil, kitaplara, dergilere, broşürlere, afişlere, filmlere, ses bantlarına, karikatürlere ve fotoğraflara en ufak bir ideolojik anlam taşıma olasılığı olan her türlü belge ve kitaba uygulanırdı. Böylece herhangi bir kanıt ortada kalmayıp, muhalefet yok edilirken aynı zamanda süreç içinde tarihin de sadece partinin isteğine göre şekilleneceği düşünülmektedir.

Sürekli olarak bu şekilde değişiklikler yapan ve muhalefetin oluşmasını engellemeye çalışan bir sistemin halkı baskı altında tutmak için kullandığı başka yöntemler de var. Örneğin; partinin ve sistemin bir numaralı adamı olan Büyük Birader’in posterleri gözle görülen hemen her yere asılmış ve üzerine Büyük Birader’in gözü sende yazılmıştı. Böylece herkese izlendiği izlemini verilmekte ve halk psikolojik olarak baskı altına alınmaktaydı.

Ayrıca her eve yerleştirilmiş olan tele ekranlar hem alıcı hem verici olma özelliğine sahipti. Bu ekranlar günün her saatinde açık tutulmaktaydı ve buradan partinin propagandası yapılmaktaydı. Bu ekranlardan izlendiğini bilen halk jest ve mimik hareketlerini dahi kontrol altına almak zorundaydı. Aksi takdirde idam edileceğini biliyordu. Bu da partiye karşı muhalefet ihtimalini daha da düşürüyor ve tek tip bir toplumun oluşmasına daha çok katkı sağlıyordu.

Partinin kullandığı ve belki de en etkili olan baskı yöntemi Düşünce Polisleri’dir. Herkes karşısındakinin Düşünce Polisi olabileceğinden korkuyordu. Karşısındakinin Düşünce Polisi olabileceği korkusu toplumda paranoya derecesine gelmiş bu yüzden de hiç kimse birbirine güvenmez olmuştur. Böylece herkes yalnızlaştırılıyor ve bir araya gelip partiye karşı bir örgütlenme içine giremiyordu. Bu da muhalefet gücünü etkili bir şekilde azaltıyordu.

Toplumu manipüle etmek için sistemin kullanmış olduğu diğer yöntemler ise sürekli bir düşmanın varlığı ve nefret saatleridir. Yazarın eleştirdiği bu sistemi kuran partinin, sürekli olarak bir düşmanı varmış gibi gösterildiğini, partinin sürekli olarak Okyanusya ve Doğu Asya ile savaş halinde olduğuna dair yayınlar yapıldığını gerçekte ise çoğu zaman kendi halkının üzerine kendilerinin bombalar attığını söylenmektedir. Yine böyle savaş ortamlarında her tarafa düşmanları simgeleyen asker resimleri asılmış olması partinin ve sistemin kullanmış olduğu bir manipülasyon aracı olarak kullanılmış ve halkın nefreti böylelikle başka mecralara kaydırılmıştır. Ancak bu şekilde sürekli olarak ülkesinin savaşta olduğunu düşünen halkın ise partiye ve Büyük Birader’e daha fazla bağlandığını söylemektedir. Yine partinin kendi düşmanlarını Goldstein isimli bir karakter sembolleştiren yazar, bu nefret saatlerinde de tele ekranlardan Goldstein’in resmini göstererek insanların içindeki tüm nefreti buraya kanalize edilmesini sağlarken karşısında ise Büyük Birader’in alternatif olarak sunulmasıyla partiye ve sisteme sadakatin daha fazla arttığını söylemektedir.

Toplumun tarihini ve dilini değiştirip, tüm toplumu baskı altına alan bu sistemin geleceğini oluşturacağı çocukları ise tam da kendi istediği gibi yetiştirdiğini görmekteyiz. Çocuklar sisteme ve partiye karşı öylesine büyük bir sadakatle yetiştiriliyorlar ki kendi anne ve babalarını dahi Düşünce Polisleri’ne ihbar edebiliyorlar. Cinsellik güdüleri dahi tehlikeli bulan parti, bu gibileri kendi yararına kullanıyordu. Aynı oyunu analık güdüsü içinde kullanıyorlardı. Hileyi ortadan kaldırmak imkânsızdı. Bu nedenle, anne ve babaların eskisi gibi çocuklarına düşkün olmaları sağlanıyor, bir yandan da çocuklar sistematik bir biçimde anne ve babalarına karşı yetiştiriliyor; çocuklara, onların her şeyini gözetleyip ihbar etmeleri öğretiliyordu. Böylece aile, Düşünce Polisi’nin bir uzantısı haline getirilmiş oluyordu.

Yazar eserinde serbest piyasa ekonomisi olmamasını ve her şeyin devlet tarafından dağıtılıyor olmasını eleştirmiştir. Halka dağıtılan tüm ürünler ikinci, üçüncü kaliteden ürünlerdir. Partiye yakın olan kesimlerin her şeyin daha kalitelisini kullanırken, halkın daha düşük kalitede olanları, işçilerin ise en düşük kalitede olanları kullanmak zorunda bırakılmalarını eleştirmektedir.

Yazara göre partiye karşı muhalif olabilecek en büyük sosyal güç işçilerken, onlar da bastırılmış, sindirilmiş ve bir araya gelmekten korkmuşlardır. Yine devletin her şeyi dağıtması ve durumun çok kötü olmasına rağmen partiye karşı tepkilerin olmamasını ise sürekli yaratılan yapay savaş ortamlarıyla işçilerin ve halkın ilgisinin bu savaşlara doğru kanalize edilmiş olması ve partiye gelebilecek her türlü tepkinin böylelikle pasifize edilmiş olmasını eleştirmektedir.

Görünüş olarak Sovyet Rusya’yı eleştiren bir eser olmasına rağmen her türlü baskıcı sistemleri eleştiren yazar bu eseriyle bizlere iyi bir örnek olmuştur. Her ne olursa olsun insanların düşüncelerine gem vurulamaz. Böyle bir sistem içinde kendimin de yaşıyor olabileceğim varsayımı dahi beni ürkütürken her türlü düşüncenin engellenmesini ve adeta bir robot gibi tek bir düzen içinde yaşıyor olmak zorunda bırakılmayı istemezdim. İnsan yaratılış itibariyle yani doğal olarak tepkisel davranışlar sergiler. Yüzümde ki ifadelerin bile beni mahkûm etmeye hatta öldürmeye yetecek kadar yeterli bir sebep olarak görüleceği böyle bir sistemin bir parçası olmak istemezdim. Bu yüzden ne olursa olsun böyle bir sistemin varlığını kabul edilemez olduğunu düşünüyorum.